Anasayfa | Kitaplar : Bir Ömrün Hikayesi | Dünden Bugüne Bektaşlı - Rasim ALTINTAŞ   Ben Okuyamam - Müşerref ALTINTAŞ   | info@rasimaltintas.com
 
 
 
 İletişim Bilgileri
 Eposta info@rasimaltintas.com
 

BEN OKUYAMAM

Müşerref ALTINTAŞ

1  ÖNSÖZ
2  BEN OKUYAMAM
3  EVİMİZ
4  BAHÇEMİZ
5  İHSAN AĞABEYİMİN GÜREŞİ
6  İHSAN AĞABEYİMİN ASKERE GİDİŞİ
7  ABLAMIN DÜĞÜNÜ ve İHSAN AĞABEYİMİN ŞEHİD OLUŞU
8  İLKOKULA KAYIT OLUŞUM
9  BABAMIN ÖLÜMÜ
10  ÇOCUK İKEN YANLIŞLIKLA KARAKOLA GÖTÜRÜLÜŞÜM
11  RAMAZAN İLE İLGİLİ BİR ÇOCUKLUK ANIM
12  ÇOCUKLUĞUMDA GÖRDÜĞÜM KÖY AĞASININ EVİNİN YAŞANTISI
13  EMİNE YENGEM İLE BİR ANIMIZ
14  ENİŞTEMLE ABLAMIN ŞAKASI
15  NEŞET AĞABEYİMLERİMİN YANINA GİDİŞİM
16  BEN OKUYAMAM
17  YENGEMİN İLK DOĞUMU
18  ADALET ÜÇÖZ İLE ARKADAŞLIĞIMIZ
19  AYŞE ULUSOY İLE ARKADAŞLIĞIMIZ
20  EVLENMEM
21  AYHAN’IN İLKOKULA KAYDOLUŞU
22  ANNEMİN ÖLÜMÜ
23  ANNEMİN ANLATTIKLARI
24  ANNEMİN SİGARA İÇMESİ
25  ANNEMİN KULLANDIĞI ÖZLÜ SÖZLER
26  RAHMETLİ KAYNANAMIN GÜREŞİ
27  DAYILARIM
28  ALANYADAKİ YAZLIK EVİMİZ
29  KALP AMELİYATI OLUŞUM
30  EŞİMİN AMELİYAT OLUŞU
31  EVLATLARIMIN NİŞANLANMA VE EVLENMELERİ
 
 
< Geri | İleri >
BEN OKUYAMAM

Yozgat’ın Boğazlıyan ilçesine bağlı Bektaşlı köyünde 1932 yılının Haziran ayında imamlar sülalesinden Fazlı Hoca ile beyler sülalesinden Fadime Hanım’ın yedinci çocuğu olarak dünyaya gelmişim.

Benim doğduğum günün gecesi babam bizim köyün hemen yakınındaki bucak denilen bostana (mısır, fasulye, patates, soğan, patlıcan, yeşilbiber, domates ve salatalık gibi sebzeler ekildiğinden bostan denirdi) gidip orada yatmış iki gün sonra eve gelmiş. Bak hanım, sana salatalık getirdim diyerek, küçük salatalıklarla (masra) annemin gönlünü almak istemiş. Annem biraz gücenmiş olmalı ki babama “bir de hocasın, yerini yurdunu bildiğin halde kız doğdu diye evden gittin” demiş. Babam da “ yanlış anlamışsın, kız doğdu diye değil, çocuğumuzun hayırlı bir evlat olması için dua etmeye gittim” diyerek cevap vermiş.

Ben küçükken babam beni “ipeğim, ipeğim, bu kızım zengin olacak” diye severdi. Ablamı ise kızdırmak çok hoşuna giderdi. “Bak Emine, sen Müşerref’in evini süpüreceksin, ineğini sağacaksın, yayığını yayacaksın” derdi. Ablam çok sinirlenir “başını yesin yayığı” diyerek cevap verirdi. Babam ablamı daha da kızdırmak istediğinde ona kendir kız derdi, bana da “kendir kız” dedirtirdi. Ablam da her seferinde beni dövmek için üzerime gelirdi. Babam beni hemen kucağına alır, yukarı kaldırır ablamdan kurtarırdı. Sonra da ablama dönerek “ben sana şaka yapıyorum, niye kızıyorsun ki” derdi.

Babamın sülalesi Harput’tan (şimdiki Elazığ ili) göç etmiş. Bektaşlılı Kara Vaiz adı ile bilinen Şam’da din tahsili görmüş olan dönemin ünlü imamı Mehmet ağa da dedemin amcası imiş. Babam da genç yaşında Konya’ya giderek kendi döneminin en üst okulu olan Medresede eğitim almış ve Müderris olarak Köyümüz Bektaşlı’ya dönmüş. Mesleği imamlık olan babam, hem camilerde imamlık hem de vaaz hocalığı yaparmış. Ankara’nın Şereflikoçhisar, Yozgat’ın Şefaatli ilçelerinde de görev yapmış. Sonrasında bizim köyün camisine imam olmuş.

Babamla ilgili aklımda kalan bir anı şöyledir;

Bir gün kürsüde vaaz verip namaz kıldırdıktan sonra dışarı çıkıp yanındaki birkaç kişi ile birlikte yürürken Cemaatten biri yanına yaklaşarak “Hoca efendi, vaaz verdin günahtan sevaptan bahsettin ama oğlunu (İstanbul’da Eczacılık fakültesinde okuyan Neşet ağabeyimi kasdederek) okutuyorsun,günay değil mi?” deyince, babam ona dönerek “O dertlere deva olacak, siz de çocuklarınızı okutun” demiş. Okuyanı çok severdi, bütün çocuklarını okumaları için teşvik etmiştir.

Babam müftü olmak için açılan sınava girmiş. O yıllarda Boğazlıyan’da baltoca (deli balta) olarak bilinen bir imam varmış oğlu Yozgat valisiymiş. Babamla birlikte müftü olmak için açılan imtihana girmişler. Deli balta kazanmış ve Boğazlıyan kazasına müftü olarak atanmış.

Kış gecelerinde köy halkı köyün ileri gelenlerinin sahip olduğu harici odalarda oturur sohbet ederlerdi. Bu sohbetlerden birinde babamın sınavı kaybetme konusu açılmış. Bir gurup Fazlı hoca daha derindi (daha bilgiliydi) imtihanı nasıl kaybetti derken, diğerleri de Deli Balta’nın daha derin olduğunu ileri sürmüş. İlerleyen günlerde bir gün Boğazlıyan’a gidip Deli Balta’yı davet edip köye getirmişler, babamı da odaya çağırmışlar. Sohbet ilerledikçe çevredekilerin de etkilemesiyle başlamışlar birbirlerine dini sorular sormaya, adeta imtihan etmeye. Hocalar birbirlerine soru sorup cevap verirken, müftü Deli Balta babamın bir sorusunda takılıp kalmış, farklı bir cevap vermiş. Babam evdeki kitabını getirtmiş. Kitap gelince babam kitabı göstererek “bakın işte benim açıkladığım gibi” deyince, Müftü : “bire kel (babamın saçı dökülmüştü) sen benden bilgili imişsin” demiş. Babam da “Zaten ben müftülük imtihanını bilgimden değil sesimden kaybettim” diyerek cevap vermiş.

Babam sesinin güzel olmamasının imtihanı kaybettirdiğini ara ara söylerdi. Köyümüzde Cennet’in Memiş’in Kekilli diye anılan güzel sesi ile düğünlerde tef çalıp türkü söyleyerek insanları oynatan, eğlendiren kişiyi hatırlatarak “Kekilli’nin sesi ben de olsaydı ya da satılsaydı alır, imtihanı kazanırdım” derdi.

Rahmetli kayınbabam “merhum Fazlı Hocanın vaazını dinlemeli ki…” derdi. Babam vaazında kulların azgınlığından bahsederken Kur’an daki “Ey kullarım, azarsanız maişetini keserim” sözünü “maişetin danka” olarak söylermiş. Kayınbabam bu sözü köyde sağlık memurluğu yapan ağabeyim Abdi’ye söylemiş. O da hastalara iğne yapmak için köyde dolaşırken her vardığı evde “maişetin danka” demeye başlamış. Bunu duyan kayınbabam da “Ulan ben bunu sizin deliye (Abdi ağabeyime) söyledimdi, o da bütün köye yaymış” diye şaka yollu sitem ederdi.

Annem bir Cuma günü ocağı yakmış, çamaşır yıkayacakmış. Cuma günleri bu tip işleri yapmak günah sayılır, hoş karşılanmazmış. Cuma olduğunu hatırlayınca günah oldu diye üzülerek babama sormuş. Babam da “ dedikodu yapma da bayram günü bile çamaşır yıka” demiş.

Annemin sülalesine beyler, babamın sülalesine de imamlar denirdi.

Annemin dedesi Ürgüpten göç ederek Bektaşlı’ya gelmiş. Annemin aliesine ait Ürgüp’teki evlerinin üzerine mevlüt okuttukları birgün üst taraftaki kaya koparak düşmüş. Aileden ve mevlütte olanlardan 12 kişi kayanın altında kalarak ölmüşler. Sağ kalanlar da bu acıya dayanamayıp Bektaşlı’ya göçmüşler.

Annem Bektaşlı da doğmuş. Babası İbrahim Bey diye anılan hatırlı bir kişi imiş. Genç kız olunca Boğazlıyan’ın ileri gelen ailelerinden olan Okkaömer oğullarına gelin gitmiş. O yıllardaki komşularının anlattığına göre düğününde köçekler oynatılmış. Annem “düğünüm çok güzel oldu, köçekler oynatıldı” diye anlatırdı.

Annemin düğününde Bektaşlı’dan gelini alıp yola çıkan gelin alayı Boğazlıyan’a yaklaşınca oğlan tarafı gelini taşıyan yaylıyı durdurmuş ve gelini indirmişler. Bir koyun getirmişler, bunu tutup başından aşırıp arkaya atmasını istemişler. Annem koyunu tutup başından aşırmış, böylece gelinin güçlü ve sağlıklı olduğunu görmüşler.

Evlendiği kişi (Şevki Okay) o sırada üniversitede öğrenciymiş. Kaymakam olacakmış. Ancak genç yaşta yakalandığı verem hastalığından ölmüş. Cenazesi kalkarken kayınbabası annemin kolundan tutmuş “Allahım şöyle güzel gelinin kocası alınır mı” diyerek feryat etmiş. Annemin bu evliliğinden iki çocuğu olmuş. Bir kız, bir erkek olan çoculardan kız olanının adı Şehime imiş, Şehime 3 yaşındayken ölmüş. Erkek çocuğun adı Avni imiş. Oda genç yaşta henüz evlenmeden veremden ölmüş.

Kayınbabası annemi çok severmiş ve evden ayrılmasına razı değilmiş. Bu nedenle diğer oğlu ile evlendirme konusu gündeme gelmiş. Fakat komşular kaynanasını, ölen oğlunun hastalığı bu geline bulaşmış olabilir, diğer oğluna alırsan ona da bulaşır ve ölür diye korkutmuşlar. Kaynananın kocasına sözü geçmediği için doktora altın vererek “bu geline verem bulaştı bunu baba evine gönderin” dedirtmiş. Kayınbabası bu söze inanarak annemi babasının evine göndermeye karar vermiş. Dedeme haber gönderilmiş. Dedem iki atla gelmiş kayınbaba ve kaynana ile görüşmüş “ben sizden bunu beklemezdim” diye sitem etmiş. 3–4 yaşlarındaki oğlunu bırakarak atlara binip köyümüze gelmişler.

Aradan zaman geçince dedemin kız kardeşi gelmiş dedeme “benim kaynımın oğlu okudu müderris (ulema hoca) oldu, Fadime’yi ona verelim” deyince, dedem de olur demiş ve babamla evlendirmişler. Bu evlilikten yedi tane çocukları olmuş. Büyükten küçüğe doğru; İhsan, Neşet, Emine, Mehmet, Abdi (Abdurrahman)”, Galip, Müşerref adlarını koymuşlar. Bir de Abdi’den küçük, 1 yaşında ölmüş Süleyman varmış.

Evin en küçüğü olduğum için babam beni çok severdi, bu yüzden ben küçükken arkadaşlarım çoktu. Damların üzerinde oyunlar oynardık. Kurdaleci güzeli, bezirgânbaşı, yağ satarım bal satarım başlıca oyunlarımızdı. Sonra damdan iner aşağıda da evcilik oynardık. Hacı Hüseyin emmimin Gürcü isminde gelini vardı. Çok güzeldi ve iyi bir insandı. Arkadaşım Şefika ile kumaş parçaları götürürdük, bizim için parçalardan bebek yapardı biz de onlarla oynardık. Komşular da, biz de bu Gürcü gelini çok severdik. Bir gün bağlar budandıktan sonra toplanıp evlere getirilen bağ çubuğunun içinde (buna köyde gilamada denir) akrep gelmiş. Gece uyurken gilamadanın içinden çıkan akrep yakınında yatan gelini dilinden sokmuş. Güzel gelin zehirlenerek ölmek üzere iken öbür amcamın hanımı gece gelip annemi kaldırmış, ben de uyandım onlarla gittim. İbo adında çobanlık yapan bir adam vardı onu getirmişler. Çobanın tarifine göre büyük kazanla su ısıtmışlar. Gürcü gelini kazanın içine oturtmuş sözde tedavi etmek istemişler ama gelin o sırada ölmüş. Ben de annemle birlikte olduğum için olayı gördüm. Gelinin cansız bedenini yatağa yatırdılar. Gelinin tahminen bir yaşında olan çocuğu ağlarken onu avutmak için ölmüş annesinin sütünü emzirdiler. Halit ismindeki çocuk da daha sonraları 4–5 yaşlarındayken öldü.

 

Bir gün Şefika’ların avlusunda oynamak için arkadaşlarla toplandık. Şefika aynı yaştaki çobanlarının kızı olan Cemaliye ile ahiretlik (arkadaştan daha ileri, ahrette de buluşulacak arkadaşlık) olmuş. Fakat, daha sonra çobanımızın kızı diye ahiretlik olmaktan vazgeçmiş. Şefika’nın annesi ve Naciye ablası hepimizin yanında, ikna etmeye çalıştılar “çobanımızın kızı ama çok temiz ahiretlikten ayrılma” diye nasihat ettiler ama Şefika hiçbir şekilde ikna olmadı ve ahiretlikten vazgeçti. Cemaliye bu olaya çok içerlemiş olmalı ki yıllar sonra Ankara’da otururken, Şefika’nın ahiretlikten ayrılmasını anlattı. Benim ahiretliğim de Muazzez Çetindağ idi. O yıllarda annesi Ankara’ya gelmiş hediye olarak bana da renkli plastik bilezikler getirdi. Benim annem de bir tepsi börek yaptı, bir de başına yazma aldı hediye olarak ben de bunları götürdüm bu şekilde ahiretlik olduk.

Bizim dededen kalma evimizde arkadaşlarla oynarken Topuzun kızı Şirif dışarıya çıktı, elinde bir tane yumurta ile geldi. “Ben yumurta buldum” dedi. Ben hemen “o cin yumurtası, bana ver” dedim, elinden aldım. Bahçe içindeki evimize bıraktım. Yıllar sonra onun emmisinin kızı benim Abdi ağabeyimle evlenince “o senin görümcen daha çocukluğunda akıllıydı, beni aldattı, o cin yumurtası diye yumurtamı elimden aldı” demiş.

Ağustos ayında bir gün annem sabah namazını kıldıktan sonra arı kovanını açmış bal kesmek istemiş. Arılar saldırmış başının içinden çok sayıda arı sokmuş. Annem acele amcalarımın hanımlarına haber vermek için beni gönderdi. Geldiklerinde anneme yoğurt yedirmek istediler ama annem oruç olduğu için yemedi. Beni cami hocasına orucu bozmasında bir sakınca var mı diye sormam için gönderdiler. Cami hocası da “bir sakınca olmadığını, orucunu bozup yoğurt yemesi gerektiğini” söyledi. Geldim hocanın dediğini söyledim ama annem yine de orucunu bozmadı. Allah’tan herhangi bir şey olmadan iyileşti.

Annem, her dönemde kovandaki balları kesip leğenle eve getirince “gelin yavrularım, leğenin etrafına dizilin, doya doya bal yiyin, karnınızdan önce gözünüz doysun “ derdi.

Bizim mahallede iki tane kız çocuğu varmış, anne ve babaları hastalıktan ölmüşler. Çocuklar küçük yaşta öksüz-yetim kalmışlar. Onlara bakacak kimseleri olmadığından, babam bunları evimize almış. Kendi evlatları ile birlikte bakmış, büyütmüş. Kızlardan büyük olanının adı Döndü, diğerininki de Güleser imiş. Güleser ablam “Hoca emmim her gün benim saçımı tarardı. İnek sağarken boyum yetişmiyor diye bana tahtadan oturak yapmıştı” diye anlatırdı. Bu kızlar büyüyüp evlenme çağına gelince Döndü’yü deli Hacının Ahmet denen kişiyle, Güleser’i de sağır Hasan’ın Rıfat adındaki kişiyle evlendirmiş. Babam daha sonra Fakılı’dan bir öksüz-yetim kız çocuğu daha bulmuş eve getirmiş. Onun adı da Ayşe imiş. Bunu da yeğenlerinden biri olan Bahri Çetintaş ile evlendirmiş. Ayşe bu olayı yıllar sonra bana bizzat anlatmıştı. Ayşe ablam “Hoca emmim bizi sevabı için evine aldı büyüttü ve evlendirdi” derdi. Tabii bu fedakârlıkta annemin çok emeği geçmiş. O çocuklara annelik duygusu yaşatmış. Kendi öz çocukları ile beraber onlara da bakmış.

Annem yoğun çalışır, çamaşır yıkama, ekmek yapma işlerini yapabilmek için zaman zaman yanına yardımcı alırdı. Öbür mahallede Sıdıka adında dul bir kadın vardı. Fakirdi. Çocuklarının ihtiyacını karşılamak için başkalarının işlerine yardıma giderdi. Annemin yapılacak işleri olduğu zaman Sıdıka’yı çağırtırdı. Bunun için de beni gönderirdi, “hadi kızım Sıdıka’yı çağır” derdi. Sıdıka annemle beraber çeşmeden su taşır, ev temizliğine ve ekmek yapma işlerine yardım ederdi.

Annem leğende çamaşır yıkarken çok köpük olurdu. Ben karşısına oturur “köpürük köpürük acı köpürük” derdim. Eylül ayında bağ bozulup pekmez kaynatılırken yine leğende çok köpük olurdu. Buna da “köpürük köpürük tatlı köpürük” derdim.

Annem çamaşır yıkama işini bitirince tandır üzerine sacı koyar akşamdan ıslattığı nohutu kavururdu. Mısırı çocuk toprağı ile buğdayı ve çedeneyi de (kendir tohumu) topraksız kavururdu. Sıdıka bacı toprağı eledikten sonra bunları karıştırır taş değirmen de çekerdi. Çekilen malzeme un haline gelir buna da “kavut” denirdi. Sıdıka bacı bu işleri yaparken biz yanında oturur izlerdik. Sıdıka bacı hem işini yapar hem de bize masal anlatırdı. Sesi de güzel olduğu için bazen türkü söyler bazen de ağıt söylerdi. Biz de onu hayranlıkla dinlerdik. Sıdıka bacıyı dinlerken kavutu bir tabağa koyar üzerine pekmez döküp karıştırırdık. Çok tatlı olurdu, severek yerdik.

Küçükken Galip ağabeyimle yaz aylarında harman beklerdik. Akrabamız ve komşumuz olan Mahinur ablamın çok sayıda kazları vardı. Bizim harmana sürü halinde girer buğdayımızı yerlerdi. Kovardık yine gelirlerdi. Harmanımızın yanında duvarları yapılmış üstü açık, yarım kalmış yunus adlı kişiye ait bir ev vardı. Kapı yerine eski bir düven konmuştu, başka kapısı yoktu. Bir gün yine kazlar geldi bizim buğday tanelerini yemeye başladılar. Biz kazları çevirdik inşaatın avlusuna doldurduk, kapı yerine orda duran düveni koyduk. Bunların harmana zarar vermelerini önlemek için Galip ağabeyim, söğüt ağacının ince dallarından kibrit çöpü büyüklüğünde küçük küçük çöpler hazırladı. Kazları tek tek yakalıyor ağızlarını açıp hazırladığımız çöpleri gagaları arasına dikine koyuyorduk. Kazların ağzı açık kalıyordu. Toplayıp önümüze katarak sahibinin evine kadar kovaladık. Kazların bu halini gören Mahinur abla, bunu Galip ağabeyimin yaptığını anlamış olmalı ki, anneme gelerek bu iş senin oğlunun işidir diye kızmış ve sitem etmiş.