Anasayfa | Kitaplar : Bir Ömrün Hikayesi | Dünden Bugüne Bektaşlı - Rasim ALTINTAŞ   Ben Okuyamam - Müşerref ALTINTAŞ   | info@rasimaltintas.com
 
 
 
 İletişim Bilgileri
 Eposta info@rasimaltintas.com
 

BEN OKUYAMAM

Müşerref ALTINTAŞ

1  ÖNSÖZ
2  BEN OKUYAMAM
3  EVİMİZ
4  BAHÇEMİZ
5  İHSAN AĞABEYİMİN GÜREŞİ
6  İHSAN AĞABEYİMİN ASKERE GİDİŞİ
7  ABLAMIN DÜĞÜNÜ ve İHSAN AĞABEYİMİN ŞEHİD OLUŞU
8  İLKOKULA KAYIT OLUŞUM
9  BABAMIN ÖLÜMÜ
10  ÇOCUK İKEN YANLIŞLIKLA KARAKOLA GÖTÜRÜLÜŞÜM
11  RAMAZAN İLE İLGİLİ BİR ÇOCUKLUK ANIM
12  ÇOCUKLUĞUMDA GÖRDÜĞÜM KÖY AĞASININ EVİNİN YAŞANTISI
13  EMİNE YENGEM İLE BİR ANIMIZ
14  ENİŞTEMLE ABLAMIN ŞAKASI
15  NEŞET AĞABEYİMLERİMİN YANINA GİDİŞİM
16  BEN OKUYAMAM
17  YENGEMİN İLK DOĞUMU
18  ADALET ÜÇÖZ İLE ARKADAŞLIĞIMIZ
19  AYŞE ULUSOY İLE ARKADAŞLIĞIMIZ
20  EVLENMEM
21  AYHAN’IN İLKOKULA KAYDOLUŞU
22  ANNEMİN ÖLÜMÜ
23  ANNEMİN ANLATTIKLARI
24  ANNEMİN SİGARA İÇMESİ
25  ANNEMİN KULLANDIĞI ÖZLÜ SÖZLER
26  RAHMETLİ KAYNANAMIN GÜREŞİ
27  DAYILARIM
28  ALANYADAKİ YAZLIK EVİMİZ
29  KALP AMELİYATI OLUŞUM
30  EŞİMİN AMELİYAT OLUŞU
31  EVLATLARIMIN NİŞANLANMA VE EVLENMELERİ
 
 
< Geri | İleri >
EVLENMEM

 Yengem bana “kızım sen ağlamışın, ağabeyin ağlıyorsa vermeyelim diyor” dedi. Ben de, “ben karışmam, sizler nasıl istiyorsanız öyle olsun” dedim. Kısa bir süre sonra beni istemeye geldiler. Karşılıklı konuşulup anlaşıldı ve söz kesildi. Oğlan tarafının bin lira başlık parası ile on batman yün vermesi istenmiş. Anlaşmışlar ve söz kesildi. Sıra şerbet içmenin nerede nasıl olacağı üzerinde konuşulmuş ve bunun Bektaşlı’da yapılmasına karar verilmiş. Bunun üzerine hazırlıklar başladı. Bir otobüs kiralandı. Akrabalar ve ahbaplar bizim evde toplandı. Demokrat Parti Milletvekili olan ev sahibimizin eşi ile kızını ve samimi arkadaşım Adalet’i de yanımıza alarak annem ve yengem başta olmak üzere bir otobüs dolusu hanımla Bektaşlı’ya gittik. Orada Emin Ağa’nın oğlunun evinde kadınlar, harici odasında da erkekler toplandı. Şerbet içildi, takılar takıldı. Arkasından eğlence başladı. Boğazlıyan’dan götürdüğümüz gençler çok eğlendi. Gece geç saatte Boğazlıyan’a döndük. Böylece şerbet merasimi bitmiş oldu.

Bir süre sonra nişan hazırlıkları başladı. Nişan elbisesi alınması için iki tarafın yakınları bizim evde toplandı. Benim için nişan elbiseliği alınması gerekiyordu. Çarşıdaki dükkânlardan toplarla kumaşlar eve getirildi. Salonda toplanmış olan hanımlar kumaşları incelediler. Beğenmediklerini geri gönderdiler yenilerini getirttiler. Top kumaşları eczanemizde çalışan Mumcu lakaplı bir adamla, evde çalışan Gülizar hanım dükkândan eve taşıdı. Elbiselik seçimi bitince Mumcu ve Gülizar benden harçlık istedi. Yengem de bunlara 5 er lira harçlık vermiş. Ertesi gün beğendiğimiz kumaşları dikilmesi için terziye götürdük, terzi benim ölçülerimi aldı ve elbiseler dikildi.

Nişan akşamı yapılacak eğlence için Uzunlu köyünden çalgıcı getirtildi. Yaz tatili olduğu için nişanın evimizin yanındaki ilkokulun bahçesinde yapılmasına karar verildi. Kayınbabam en iyisinden bir koyun gönderdi. Kesilen koyun eti ile yemekler yapıldı. Salonda masalar hazırlandı. O sırada terziden elbiseler geldi, ben de hazırlandım. Misafirler sofraya oturdular ve ağabeyimin eczaneden gelmesini beklediler. Ağabeyim hızlı hızlı gelince misafirler “yemekler soğudu nerde kaldın” diye sordular. Ağabeyim de “eczanede kuyruk vardı, müşterilere bugün gidin düğünümüz var yarın gelin dediğim halde müşterinin arkası kesilmedi. Bu kız ne kısmetli imiş” dedi. O sırada oğlan evi geldi ama yengem aralarında damadı göremeyince damadın yengesine “Şahinde damat nerede” diye sordu. Eltim Şahinde de “ben ne bileyim imtihanı varmış Yozgat’a gitti” dedi. Yengem bu duruma daha da sinirlenerek “ben nişanı asri (damat, gelin bir arada) yapacaktım” diye söylendi.

Hazırlıklar tamamlanınca okula gittik ve eğlence başladı. Çalgıcılar çaldı, gençler oynadı. Herkes doyasıya eğlendi. Bir süre sonra takılar takılmaya başladı. Kayın babam bir tane beşibirlik (beşi bir yerde), kayınbiraderlerim Hasan ve Kemal ağabeyler birer gramese taktılar. Damat adına iki tane laleli bilezik takıldı. Diğer misafirler de çeşitli hediyeler verdiler. Böylece nişan takılmış ve tören bitmiş oldu.

Aradan bir ay kadar geçtikten sonra damat düğünün yapılmasını istemiş. Yengem, “bir yıl nişanlı dursun, hazırlığım yok” diyormuş. Damat ise yaz tatilinde düğünü yapıp öğretmenlik yaptığı köye evli olarak gitmek istediği için Boğazlıyan’ın hatırlı kişilerinden olan Okkaömeroğlu’na düğünün yapılması için ilgilenmesini, yardımcı olmasını istemiş. Okkaömeroğlu “ben eczacı ile görüşürüm kadınların çulu çaputu eksik olduğu için uzatırlar, eczacının hanımını ikna eder düğünü yaptırırız” demiş. Ağabeyim de yengemi ikna etmiş olmalı ki düğün hazırlıkları hemen başladı.

Kayınbabamın söz kesimi sırasında vadettiği bin lira paranın yanında on batman (80 kg) yün gelmiş. Bu yünleri bir at arabasına yükleyerek, devamlı evde çalışan Gülizar ve onun bir yakını Boğazlıyan’ın yakınında bulunan açık arazideki Cavlak hamamına götürdü, sıcak su ile yıkayıp kurutarak eve getirdiler. Bu yünden yatak, yorgan, yastık ve kırletler yapıldı.

Çeyiz almak için, annemle Abdi ağabeyim yengemin hazırladığı listeyi alıp Kayseri’ye gittiler. Ertesi gün listede yazılı olanları alıp getirdiler.

Bizim köydeki düğünlerde kız tarafının akrabalarına (kadınlarına) pazen veya basma gibi kumaşlardan entarilik kesilip dağıtılır. Buna yol denir. Yol gönderilince düğüne davet edilmiş olur. Onlar da gelin olacak kızı arkadaşları ile birlikte yemeğe alırlar. Yemekten sonra da geline harçlık olarak bir miktar para verirler. Bu şekilde dolaşmaya kızbaşı gezmesi denir. Gelinle birlikte dolaşmaya sadece genç kızlar katılır. Bu yüzden çok samimi olduğum komşumuzun kızı Adalet, teyzemin kızı Solmaz, bir başka komşu kızı ve tuzluğun Melahat’la birlikte Bektaşlı’daki akrabalarımıza gitmek üzere bizi götürecek jipe bindik. Ablamın evinde üç gün kaldık, Uzunlu köyünden gelen çalgıcılar da Mehmet ağabeyimin evinde kaldılar. Akrabalar bizi misafir almak için sıraya koymuşlar, biz sabah, öğlen ve akşam olmak üzere günde üç ev gezerek kızbaşı gezmesini tamamladık. Yemeğe alan akrabalar şunlardı: Halis İlbay, Mahmut İlbay, Ömer İlbay, Cemal İlbay, İsmail dayım, Taflıoğulları, Yengemin kızkardeşi Zekiye ablamlar, Eminağanın oğlu Mehmet Şahingöz, Lütfiye Emmimin oğlu Ahmet Karadeniz.

Kızbaşı gezmesinde çalgıcılar önde, kızlar arkada yanyana dizili olarak akrabaların yemek davetine gidilirdi, yemek yendikten sonra çalgıcılar çalar kızlar oynar, çok eğlenilirdi. Akşama kadar bu şekilde dolaşıp eğlendikten sonra, ablamın evine dönüyorduk. Orada da çalgılar çalar bizler oynardık. Üç gün süren kızbaşı gezmesinde çok eğlendik. Dördüncü gün sabahı Boğazlıyan’a döndük. Terziden gelinliğim gelmiş, çeyizim salona serilmişti. Akşama çeyiz yazılacaktı.

Çeyiz yazmak için her iki tarafın yakınları kız evine gelir, çeyiz eşyaları tek tek değer biçilerek liste halinde yazılırdı. Buradaki değer genelde gerçek değerinin çok üstünde olurdu. Çeyizi yazanla yanında bulunan bir iki kişi listeyi imzalarlar, tutanak haline getirirlerdi. Kız tarafına verilirken de damada imzalatılırdı. İlerde ayrılık olursa kız tarafının getirmiş olduğu çeyiz miktarı belli olsun diye bu işlem yapılırdı. Çeyiz yazıldıktan sonra orada bulunanlara baklava ikram edilirdi. Çeyiz yazanlara da gelinin çeyizi içinden birer çift el örgüsü yün çorap hediye edilirdi.

Ertesi gün gelin hamamına gidilirdi. Bunun için önceden hamam kiralanır, çalgıcılar çağırılırdı. Çalgıcılar önde kızlar arkada, akraba kadınlarla birlikte eğlenerek hamama gidilirdi. Hamamda kızlar, kadınlar yıkanır, çerezler dağıtılır, birlikte eğlenilirdi. Eğlence bittikten sonra yine çalgıcılar ile birlikte hamamdan eve dönülür, evde eğlenceye devam edilir ve aynı günün akşamı evde kına yakılırdı. Benim düğünümde de bu adetlerin hepsi eksiksiz olarak yapıldı.

Biz gelin hamamı ve kına töreni yaparken oğlan evi de kendi kapılarında çaldırmak üzere davulcu tutmuşlar. Davulcular bir süre çaldıktan sonra başka işleri için davulu zurnayı bırakıp gitmişler. Bunun üzerine düğünde davulun sesi kesilmesin diye eşimin abisi Hasan ağabeyimin oğulları henüz ortaokul öğrencileri olan Osman ve Ali İhsan davulu, zurnayı alarak başlamışlar çalmaya. Osman omuzunda davul, Ali İhsan zurna ile akşam ve sabah düğünün sesini devam ettirmişler.

Düğünümüzde davul zurnayı devam ettiren eşimin yeğenleri Osman ve Ali İhsan

 

Ertesi gün (18 Eylül 1955) oğlan evinden bir otobüsle Boğazlıyan’a gelin almaya geldiler.

Aynı gün Rasim’in akrabası olan, ailesi de çok fakir olan öğretmen Ahmet Yenice’nin de düğünü yapılıyordu. Onlara destek için kayınbabama “ Osman ağa Ahmet’in kimsesi yok, müsaade ette kiraladığınız jipi ve otobüsü kısa süre için alalım Ahmet’in gelinini getirelim demişler. Kayınbabam da tamam deyip kabul etmiş. Ancak Ahmet’in gelin (arkadaşım olan Elmas) alma işi biraz uzayınca kayınbabam da sinirlenmiş. Bu olaydan dolayı beni almaya biraz gecikmeli gelindi. Otobüs ve jip ile düğün alayı olarak Bektaşlı’ya vardık.

İş zamanı olduğu halde yine de bir kısım komşular ve akrabalar gelini beklemek üzere toplanmışlardı. Beni taşıyan jip evin önüne varınca durdu. Yanımda arkadaşım Adalet oturuyordu. O zamana kadar nişanda Gazi Eğitim Enstitüsüne girme sınavı yüzünden gelemediği için damadı hiç görmemiştim. Adalet’e “şu karşıda oturan damat mı?” diye sordum o da bana “hani damadı görmemiştin nerden bildin?” deyince ben de “bu kadar ahalinin içinde en iyi giyimli tıraşlı bir o var da ondan” dedim. O zamanki adete göre damat gelinin koluna girerdi. Ama Rasim bunu bilmiyordu, yanımda duruyordu. Ben hemen damadın koluna girdim. Hemen yürüttüm. Bunu gören Rasim'in amcasının hanımı Yozgatlı "aman, bu kız bu oğlanı yönetir" demis. Beni komşunun evine indirdiler, orada kadınlar toplanmıştı. Tef çalıp oynadılar, eğlence bitince topluca yürüyerek kendi evimize götürdüler.

Çatal kapının önüne varınca Hasan ağabeyim benim ayağımın önünde bir toklu (bir çeşit erkek koyun) kesti, kanından bir parmak alıp alnıma sürdüler. Kapıdan odaya girerken de ağzımız tatlı olsun diye bir parmak bal sürdüler.

Ertesi günü adet üzere akrabalara düğüne katılan davetlilere çeyiz içinden heybe, bohça, yün çorap, havlu benzeri hediyeler dağıtıldı. Buna “çeyiz dağıtma” denirdi.

Bu odada bir hafta kaldıktan sonra, köyümüzün belediyesinin kamyonu kiralandı. Eşyalarımızı yükledik. Biz de şoför mahaline binerek Rasim’in öğretmenlik yaptığı Akdağmadeni”nin Çiçekli köyüne gittik. Akşamüzeri köye vardık. Okullar açılalı bir hafta olmuştu. Başka öğretmen yoktu. Rasim’in bir haftalık izni dolduğu için hemen okulu açtı derslere başladı.

Bir öğretim yılı Çiçekli köyünde kaldık. O yıl büyük oğlum Orhan’a hamile kaldım. 4 Temmuz 1956 günü sabahleyin evde ebe yardımıyla Orhan dünyaya geldi. Çocuğun adını koymak için Rasim, karakoldaki görevliler ve orman memurları birlikte bir isim listesi hazırlamışlar. Bir de annesinin fikrini al diye bana göndermişler. Ben de “siz nasıl isterseniz öyle olsun” dedim. Listedeki isimleri yazıp kura çekmişler. Kuradan Orhan ismi çıkmış. Aslında Rasim de Orhan ismini koymak istiyordu. Böylece kura sonucu isteği yerine gelmiş oldu.

Boğazlıyan’a gelince annem “siz büyüdünüz mü ki! ilk çocuğun adını kendiniz koyuyorsunuz” diye sitem etti. O zamanlar genellikle ilk çocuğun ismini aile büyükleri koyarmış.

Rasim, Çiçekli köyünde iki yıllık görevini o yıl tamamladığı için kaynanamın köyü olan Boğazlıyan ilçesine bağlı Çokumağıl köyüne tayinini istemişti. 1956 yılı yaz tatilinde Orhan kucağımızda Çokumağıl köyüne taşındık. Burası da bir önceki gibi 5 sınıflı tek öğretmenli bir okuldu. Önceki öğretmen Nafiz Bey askere gittiği için görev yeri boşalmıştı. Biz okulun aynı çatı altındaki lojmanında oturuyorduk. Aradan bir yıl geçmeden ikinci çocuğuma hamile kaldım.

Çokumağıl köyündeki ikinci öğretim yılımızda müfettiş köy okulunu teftişe gelmişti. Müfettiş teftişini yaptıktan sonra Rasim ile birlikte Boğazlıyan’a gitmeyi kararlaştırmışlar. Kız öğrenciler durumu bana iletince hemen “öğretmeninizi bana çağırın” dedim. Rasim yanıma geldi “ne var ne oldu” dedi. Ben de “sancım fazlalaştı aman gitme” dedim. Rasim de durumu Müfettişe anlatmış, Boğazlıyan’a gitmekten vazgeçti. O gün sancılarım daha da artı ve 29 Mart 1958 günü saat 14.30 da lojmanda ebe yardımıyla doğum yaptım. Hemen Boğazlıyan’da olan anneme bize gelmesi için haber gönderdim. Ertesi gün annem geldi “ilk çocuğun adını aile büyükleri koyardı demiştin şimdi bunun ismini sen koy” dedim. Annem de bir abdest alayım düşüneyim dedi. Kısa bir uykuya yattıktan sonra “çocuğun adı Ayhan olsun” dedi. Böylece ikinci oğlumuzun adı Ayhan oldu.

O yıl Çokumağıl köyünde iki yıllık görevimizi tamamlamıştık bu yüzden kendi köyümüz olan Bektaşlı’ya tayinimizi istedik. 1958 yazında Bektaşlı’ya tayinimiz çıktı ve taşındık. Rasim burada da iki yıl çalıştıktan sonra Gazi Eğitim Enstitüsü’nün Pedagoji Bölümü’nün sınavını kazandı ve Ankara’ya gitti. Ben de iki çocukla Bektaşlı’da kaldım. Rasim gideceğine yakın bana ayaklı dikiş makinesi aldı. Ayrıca birkaç tavukluk kümes yaptı. Çocukların süt-yoğurt ihtiyacını karşılamak için de bir inek aldı. Kayınbabam çevreyi kirlettikleri için tavukları sevmezdi. Bir gün tavukların kirlettiği yeri temizliyormuş bir taraftan da “inekli-danalı, tavuklu cücüklü ev olacaktın ne diye okuyorsun” diye söyleniyormuş. Bu sırada Mehmet ağabeyim beni ziyarete geliyormuş. Kayınbabama ne yapıyorsun diye sorunca kayınbabam doğrulmuş “yavrum Mehmet, bu oğlan inekli-danalı, tavuklu cücüklü ev alacaktı da niye okuyor” demiş.

Bektaşlı köyünde eltilerimle birlikte. Sağdaki Hasan ağabeyimin eşi Şahinde, soldaki Kemal ağabeyimin eşi Mevlüdiye

 

Bizim köyde kırtomurun çavuş denilen yaşlı bir adam vardı. Onun oğlu olan Nazım ağabey eski yıllarda Ankara’ya gidip yerleşmiş. Ben kendisini tanımazdım. Bektaşlı’da kalırken, Nazım ağabey de köye gezmeye gelmiş. Bir gün bizim eve yakın bakkalda oturuyormuş. Ben de bir şey almak için bakkala vardım. Ben içeri girince oturan adam benden için bakkala “bu kimin nesi” diye sordu. Bakkal da “Fazlı hocanın kızı” dedi. Nazım ağabey de Fazlı hoca büyük adamdı, Fadime ablam da çok kültürlü kadındır diyerek annemle babamı andı.

Mehmet Çetindağ’lar Etlik’e gelmeden önce de Dışkapı’da komşumuz idi. Bizden önce Etlik’ten ev alıp taşınmışlardı. Bir gün onları ziyarete gittik. Evde misafirleri vardı. Bunlar dış kapıda mağazaları olan Bozkurtlar denilen aile idi. Eski yıllarda nahiyemiz Fakılı’da kumaş mağazaları varmış. Bundan dolayı Bektaşlı’yı ve halkını çok iyi tanıyorlardı. Bana Bektaşlı’dan kimlerden olduğumu sordular. Ben de “Fazlı hocanın kızıyım” deyince “ sen değerli ailedensin, Fazlı hoca Bektaşlı’nın sayılan insanlarındandı” dedi.

Bektaşlı’da imamlar sülalesinin kızlarına çok değer verirlermiş. Köyde Kara Talaz (fırtına) lakaplı yaşlı bir adam varmış. Adı Mehmet imiş, ancak çok esmer, sinirli ve saldırgan olduğu için bu lakap verilmiş. Eşi imamlardanmış. Adam huysuz ve geçimsiz olduğu için kadına dirlik vermezmiş. Huyunu bilen kişiler onu kızdırmak için “Mehmet dayı ne iyisin imamlardan kız aldın” diye takılırlarmış. Buna sinirlenir, imamlara küfürlü sözler söylermiş ama sıklıkla bir kişiyi seçermiş. O da Emin ağa imiş.

Bir gün Emin ağa demirci Hacı ustanın işliğine bir iş yaptırmak için gelmiş o sırada orada olanlar bakmışlar ki Kara Talaz geliyor hemen Emin ağayı körüğün arkasına saklamışlar. Kara Talaz içeri girmiş kısa bir sohbetten sonra “Mehmet dayı imamlar hakkında ne dersin” deyince imamlara küfürlü sözler söylemeye başlamış. Bu sefer Emin ağayı seçmemiş. Mehmet dayı hani Emin ağayı seçerdin bu sefer neden seçmedin deyince öfke ile Emin ağaya da küfürü basmış. Emin ağa körüğün arkasından çıkmış. Oradakiler kahkahalarla gülmeye başlamış. Talaz dayı çok bozulmuş. Bu vakayı bana rahmetli Hacı Usta anlatmıştı.

Köyde kaldığım yıllarda komşularımdan duymuştum. Hacı Çetindağ’ın ikinci eşi olan Çiçek hanım odasının merdiveninden kendi kızını Duygu diye çağırıyormuş. O sırada yoldan geçen Mevlüt Çankaya bunu duyunca, Çiçek hanıma dönerek “ bu nasıl ad? Ben istanbul’da askerlik yaptım, böyle ad duymadım” deyince, bu sözden alınan Çiçek hanım Mevlut ağaya dönerek “patates çuvalları da İstanbul’a gidiyor” demiş.

O yıllarda köyümüzde sevilen sayılan bazı kadınlar varmış. Bunlardan biri de annemdi. Evimizin yakınında evi olan Kara Ali adında bir adam vardı. Köyde bazı özellikleri ile temayüz eden kadın ve erkekleri anarken şöyle derdi. “Tosunun topalın ayağı olsaymış, çolak Zarif’in kolu olsaymış, Fazlı hoca emminin karısının (annemden bahsediyor) okumuşluğu olsaymış Bektaşlı’yı fethederlermiş”.

Bir gün ablam bana geldi “bacım ben bugün bir düş gördüm” dedi, ben de hayrola deyip dinledim. Babam ablama rüyasında “Müşerref’i vermişsiniz ama verememişsiniz, al şu bir top anahtarı da Müşerref”e ver” demiş ve gitmiş. Ben de bunu daha sonra dört çocuğuma yordum.

Daha önce ayaklı bir dikiş makinası almıştık, köy kadınlarına entari, işlik, gömlek gibi giyecekler dikerdim. Onlarda benim hamurumu yoğurur, tandırımı yakar, yufka ekmeğimi yaparlardı.

Bizim de ineğimiz vardı. İnek sağar, sığır sürerdim. Yaz aylarında sığır çok erken giderdi. Bir gün erken uyananamıştım. Rasim’in amcasının oğlunun eşi Ladiş Hanım ineğimi sağmış sütünü taka denen duvardaki boşluğa koymuş. Kayınbabam da sığırı sürmüş. Onu hiç unutmam, allah razı olsun, uyanınca çok sevinmiştim.

İneğin dışkısına saman irisi koyup karıştırıp parça parça duvara yapıştırırdık, buna “yapma” yapmak denirdi. Duvarda kuruyunca alıp ocakta yakmak için kullanırdık. Ben bir gün avlu duvarımıza yapma yaptım. Bunu gören kaynanam (üvey kaynanam Elif ana) “bu duvara ben yapma yapacaktım” diyerek benim yaptıklarımı elleri ile sıyırıp yere dökmüş. Kendisine bir şey söylemedim ama çok üzüldüm. O sırada kapı çalındı kapıyı açıp baktım ki annemle teyzem bana gelmişler. Hal hatır sorduktan sonra annem benim üzgüm olduğumu fark edip ne olduğunu sordu. Ben de anlattım. Bunun üzerine annem dışarı çıktı, kaynanama “Elif neden böyle yaptın?” diye sordu. Elif anada annem sorusu üzerine utandı, hiç cevap vermedi. Teyzem, bana “yeğenim kaynananın yaptığına bakma, biraz sabret, senin kocan okuyor, sen yarın apartmanlarda oturacaksın” diye beni teselli etti.

Eskiden köylerde kız kaçırma çok olurdu. Evlenme çağındaki gençler birbiriyle anlaştıkları halde aile büyükleri evlenmelerine karşı çıkarsa birlikte kaçarlardı. Duyulunca filanın kızı filanın oğluyla kaçmış derlerdi. Kasabın Serdar isminde bir genç, Zahide ablanın kızı ile evlenmek üzere anlaşmışlar, fakat aileler bu evliliğe karşı çıkmışlar bunun üzerine kız ile oğlen anlaşarak kaçmaya karar vermişler. Bir akşam birlikte kaçıp bir eve saklanmışlar aileler aramış bulamamış ve karakola haber vermişler. Bunu duyan sevgililer yakalanmamak için yakında bulunan Çokumağıl köyüne gidip orada akrabalarından birinin evine saklanmışlar. Köye gelen Jandarmalar aramışlar ama bulamamışlar. Araştırma devam ederken kaçakların Çokumağıl köküne gittiklerini öğrenmişler. Çokumağıl köyünde oğlanın ablası varmış Jandarmalar oraya gitmişler ama ablanın evinde bulamamışlar. Köylüler kaçakları ablanın evine değil de başka birinin evine alıp kızla oğlanı soğuk tandıra oturtmuşlar, tandırın üzerine iskele kurup çulla örtmüşler. Kadınlarda tandırın etrafına oturup ısınıyormuş gibi ayaklarını sarkıtmışlar, jandarmalar eve gelmiş ve evin her tarafını aramışlar ama bulamamışlar.

Kızın dedesi İstiklal savaşında şehit düşmüş olduğu için köyümüzün ağası Taflıoğlu kızın kaçırılmasından üzüntü duymuş olmalı ki bu konuda radyoda konuşmak için Ankara’ya gitmiş. Bunu duyan köy halkı Emin ağanın odasında toplanmışlar. Aynı gün Alim ağa adındaki kişinin eşi yeni doğum yapmış loğusa imiş. Alim ağa da eşini evde bırakıp Taflıoğlunun radyo konuşmasını dinlemek için Emin ağanın odasına gitmiş. Evine gittiğinde eşinin komaya girdiğini görmüş, yakınlarına haber vermiş. Kadınlar toplanmışlar, hastayı görünce aman al basmış diyerek balmumunu tavaya koyup ateşte eritmişler. Kadının üzerini örtmüşler. Bir tas soğuk suyu kadının başının üzerinde tutup erimiş balmumunu tastaki suyun içine dökmüşler. Fakat buna rağmen kadını kurtaramamışlar. Annesi ölünce yeni doğmuş erkek bebeği Çocuk Esirgeme Kurumuna verdiler.

Neşet ağabeyim 1962 seçiminde Osman Bölükbaşı’nın partisinden (Türkiye Köylü Millet Partisi) senatör olmak için Yozgat İl’inden adaylığını koydu. Seçimi kazandıktan sonra Ankara’ya gidip mazbatasını aldı ve Boğazlıyan’a döndü. Evini taşırken Bektaşlı’ya uğradı. Bektaşlı halkı kendisini davul zurna çalarak karşıladı. Köylümüze hitaben teşekkür konuşması yaptı. Döndü ablam, Neşet ağabeyimi uğurlarken sacın üzerine ateş yaktı, ateşin üzerine yüzerlik koydu. Ağabeyime nazar değmesin diye tütüttü. “kardeşim seni ben büyüttüm kurban olurum” diyerek sevgisini ifade etti.

Yine davul zurna çalınarak, köy halkının alkışları arasında trene binmek üzere Fakılı’ya yolcu edildi. İstasyonda tren beklerken bir taraftan da alkışlar devam ediyordu. Gelen trenin içinde tesadüfen bulunan eski İçişleri bakanı müteveffa Namık Gedik’in eşi bu coşkulu manzarayı görünce üzüntüsü tazelenmiş olmalı ki etrafındakilere dönerek “aman yapmayın, biz de zamanında böyle coşmuştuk ama sonuç ne oldu” diye üzüntüsünü ifade etmiş.

Rasim 1962 öğretim yılında mezun oldu. O yaz Samsun’un Lâdik ilçesi ilköğretmen okuluna meslek dersleri öğretmeni olarak atandı. Bir kamyona eşyalarımızı yükleyip oraya taşındık. Okula ait lojmanlardan birine yerleştik.

Lâdik çok güzeldi. Komşumuz Fatma hocahanımla kardeş gibiydik. Ben Kayhan’a hamileyken yaz tatilinde Rasim, Orhan ve Ayhan’ı da yanına alarak Bektaşlı’ya ekin biçmeye gitti. Ekin biçmeye gelecek biçerdöverler zamanında gelmemiş. Bu durumu bildiren mektubu elime ulaşınca ben de “ben iyiyim ekini biçtirmeden gelme” diye cevap yazdım. Rasim de rahatlamış. Mektuptan iki gün sonra sancım tuttu. Durumu komşum Fatma hoca hanıma söyledim. Eşi Arif Bey müdür yardımcısıydı. Fatma hocahanım durumu söyleyince Arif Bey de okul müdürüne iletmiş. Müdür bey okulun jipini gönderdi. Küçük çantamı hazırladım. Hocahanım ve okulun çamaşırcısı kadın ile beraber jipe binerek Lâdik devlet Hastahanesine gittik.

Yaz günü olduğu için hastahane boştu bir doktorla ebe hanımdan başka kimse yoktu. Doğum için gelen hamile bir hanımdan başka hasta yoktu. İkimizi aynı odaya aldılar. İkimizde sancı çekiyorduk, o benden önce doğum yaptı ve bir oğlu oldu. Benim de 17.08.1963 günü öğleden sonra 14.30 da bir oğlum daha oldu.

Fatma hocahanım yanımdaydı “bir bak bebeğin eli yüzü düzgün mü?” diye sorunca “ayy, nur topu gibi bir oğlan” dedi.

Yanımdaki hanım benden önce taburcu oldu, bir iki gün daha hastanede kalınca sıkılmaya başladım. Ebe hanıma, “kaymakam bey bizim hemşehrimizdir, burada olduğumu haber verirmisiniz” dedim. Ebe hanım haber verince kaymakam Fahri Öztürk Bey jandarma ile büyük bir sepet dolusu yaz meyveleri göndermiş.

Ertesi gün öğleden sonra kaymakam bey eşi Nuran Hanım ve eşinin kardeşi Ülkü hanımla birlikte bebeğe aldıkları hediyelerle geldiler. Bebeği kucaklarına alıp sevdiler, bana da bir ihtiyacım olursa haber vermemi söyleyerek gittiler.

Hastanede 12 gün yattım, sıkılmıştım. Taburcu olmak istediğimi ziyaretime gelen hocahanımlara söyledim. Onlar da müdür beye söylemişler. Müdür bey okulun arabasını gönderdi. Hocahanımla birlikte okulun arabası ile eve geldik. Ertesi gün Rasim, yanında annem, Orhan, Ayhan, Galip ağabeyimin oğlu İbrahim ile birlikte geldi. Rasim bana “çocuğa isim koydun mu?” diye sordu, Ben de “Fatma hocahanımın oğlu Burhan’ın adını koymayı düşünüyorum” dedim. Ertesi gün Rasim çocuğun nüfus cüzdanını çıkarmak için Lâdik’e gitti. Kaymakam Fahri beyin yanına gitmiş. Sohbet esnasında “çocuğa isim koydunuz mu?” diye sormuş, Rasim de “hanım Burhan adını koymayı düşünmüş” deyince Fahri bey “o eski isim, benim Kayhan adında çok sevdiğim bir arkadaşım vardı, eğer çocuğun adını Kayhan koyarsanız çok memnun olurum” demiş. Rasim de kabul etmiş nüfusa Kayhan adını yazdırmış.

 

Fatma hocanımın kucağındaki Kayhan. Fatma hocanım’ın kızı Aslıhan ile oğlu Burhan, Annem ve yeğenim İbrahim ile beraber Ladik’te Kayhan doğunca çekilen resim.