Anasayfa | Kitaplar : Bir Ömrün Hikayesi | Dünden Bugüne Bektaşlı - Rasim ALTINTAŞ   Ben Okuyamam - Müşerref ALTINTAŞ   | info@rasimaltintas.com
 
 
 
 İletişim Bilgileri
 Eposta info@rasimaltintas.com
 

DÜNDEN BUGÜNE BEKTAŞLI

Rasim ALTINTAŞ

1  KAPAK
2  YAZARIN ÖZEÇMİŞİ
3  ÖNSÖZ
4  İLİMİZ, İLÇEMİZ,KÖYÜMÜZ
5  BEKTAŞLI KÖYÜMÜZ (BELDEMİZ)
6  KURULUŞU VE TARİHÇESİ
7  KONUMU
8  YAPILAŞMA DURUMU
9  DEMOGRAFİK YAPISI
10  OKULLAŞMA DURUMU
11  SİYASİ EĞİLİMİ
12  YÖNETİMİ
13  EVLERDE YAŞAM KOŞULLARI
14  AYDINLANMA ARAÇLARI
15  İÇME SUYU VE TEMİZLİK
16  KILIK KIYAFET DURUMU
17  ÖRGÜ VE DOKUMA İŞLERİ
18  TARIMSAL ÜRETİM VE EKONOMİK DURUM
19  BUĞDAYDAN ÜRETİLENLER
20  ŞEKER PANCARI VE AYÇİÇEĞİ ÜRETİMİ
21  YEM BİTKİLERİ ÜRETİMİ
22  SEBZE ÜRETİMİ
23  ÜZÜM VE PEKMEZ ÜRETİMİ
24  HAYVANCILIK
25  HAYVANLARIN BAKIMI VE BESLENMESİ
26  HAYVANLARDAN ELDE EDİLEN ÜRÜNLER
27  SÜTTEN ÜRETİLENLER
28  KÖYLÜNÜN ÖDEDİĞİ VERGİLER:
29  YEMEK ÇEŞİTLERİMİZ
30  YEMEK PİŞİRME
31  YEMEK SERVİS ARAÇLARI
32  KIŞLIK ERZAKIN HAZIRLANMASI
33  SOSYAL KURUMLARIMIZ
34  BAYRAMLAR
35  GELENEKLERİMİZ
36  DOĞUM ADETLERİ
37  SÜNNET ADETLERİ
38  ASKER UĞURLAMA
39  CENAZE DEFNETME
40  HALK ARASINDAKİ YANLIŞ İNANIŞLAR
41  SÖZLÜ EDEBİYATIMIZ
42  ATA SÖZLERİ
43  ÇEVREDE SÖYLENEN SÖZLER:
44  DEYİMLER
45  BİLMECELER
46  TEKERLEMELER
47  MANİLER
48  TÜRKÜLER
49  ÇEVRESEL FIKRALAR
50  ÇOCUK OYUNLARI
 
 
< Geri | İleri >
TARIMSAL ÜRETİM VE EKONOMİK DURUM

İnsan toplulukları toprakla tanışıp ondan yararlanmayı öğrendiklerinden itibaren  ürün almaya başlamışlardır. Böylece, avcılığı izleyen yıllarda çiftçilik faaliyetini de sürdürmüşlerdir. Çiftçilik mesleği, çeşitli aşamalardan geçerek günümüze kadar gelmiştir. Bu faaliyetler , geliştirilmiş tarım araçları kullanılarak günümüzde de devam etmektedir.

İç Anadolu’nun genelinde olduğu gibi Bektaşlı’nın da temel işlevi buğday başta olmak üzere tahıl üretimidir. Buğdayla birlikte arpa, çavdar, yulaf, mercimek, nohut v.s gibi ürünler hem kıraç hem de sulanan (sulu)  arazide yetiştirilir. Bektaşlı’nın ekonomik varlığının esasını bu ürünler teşkil eder. Sebze, meyve üretimi ise ikinci planda ve sadece ev ihtiyacını karşılayacak kadardır. Ailelerin zenginliği sahip oldukları ekilebilen toprak ve yetiştirdiği ürün miktarına göre değerlendirilir. Bundan dolayı insanlar toprağa bağlı yaşamak zorunda kalmışladır. Çünkü toprak, Anadolu Köylüsü’nün vaz geçilmez geçim kaynağıdır.             

TAHIL ÜRETİMİ
Başta buğday olmak üzere tahıl üretimi uzun uğraşı gerektirir.Önceki yıllarda traktör, biçerdöver ve benzeri tarım araçları olmadığı için her iş insan ve hayvan gücü ile yapılıyordu. Kağnı, karasaban, pulluk, tırpan, kalıç, tırmık, düven, dirgen, atkı, yaba  v.s tahıl üretiminin başlıca araçları idi.

Tahıl Üretimi her aşamasında gayret, emek ve sabır gerektiren bir işlev olmasına karşın alınan karşılığı bazı mesleki faaliyetlere göre daha azdır. Yağmurun yeterince yağmadığı,dolu ve sel felaketlerinin yaşandığı,iklimin elverişli olmadığı  yıllarda küçük çiftçiler ürün kaybından dolayı geçim zorluğuna da düşebilirler.

Her aşamasında zorlu bir emek ve zaman isteyen tahıl üretiminin aşamaları aşağıda anlatılmıştır:

Nadas Yapma (herk etme)
Buğday ekilecek olan kıraç (sulanmayan) tarlalar Mayıs-Haziran aylarında nadas yapılır. Bu işe İç Anadoluda herk etme denir. Nadas yapılmış olan  tarlalara eylülün son haftasından başlamak üzere ekim ayında buğday ekimi yapılır.

                                               

Karasaban (çift)

O zaman bütün tarlalar öküz gücü ve karasabanla nadas yapılırdı. Sonraki yıllarda pulluk kullanılmaya da yer verildi. Resimde görüldüğü gibi nadas yaparken karasabanın toprağa batan ucuna bir ucu sivri arka kısmı boru gibi bir demir takılır. Buna çift demiri denir. Bu demir kullanıldıkça aşınır ve ucu potlaşır. Tekrar sivriltmek için demirci ustasına götürülür.                               

 

 
Çift Demiri
Önce,demirci atelyesinde  insan gücü ile çalıştırılan körükle; ocağa konan  kok kömürü veya duruma göre meşe kömürü yakılarak kor haline getirilir. İşlenecek demirin ucu ateşe gömülür. İyice kızardıktan sonra maşaya benzeyen bir araçla (gelberi)  tutulur ve örsün üzerine alınıp çekiçle dövülerek ucu toprağa batacak şekilde sivriltilir. Yanında bulunan küçük havuzdaki suya batırılarak soğutulur. Böylece demire su verilmiş ve sertleştirilmiş olur. Bu işleme demir yüleme denir. Gerektiğinde pulluğun ucundaki parçada yületilir. Bazen demirin çabuk aşınmasını önlemek için demir dövülürken ucuna çelik parçası kaynak yapılır.                                                          

Bazı çiftçiler nadas yapılırken karasaban yerine pulluk kulanırlar.Pulluk tarlayı sürerken toprağın altını üstüne çevirir ve yabani otları keser.Böylece hem toprağın daha iyi havalanmasını ve hem de yabani otlardan temizlenmesini sağlar.Ancak ,bunu yapabilmek  için daha fazla  güç kullanılması gerekir.Bunun için pulluğa güçlü öküzler veya mandalar koşulur.                                                                                                  

 
Pulluk
Eğer nadas traktörle yapılacaksa,traktörle bir pulluk yerine alttaki resimde görüldüğü gibi aynı kola bağlı 3-4 pulluk birlikte kullanılır.Bununla tarla daha kısa zamanda nadas yapılır.                                                 

 

Çok Pulluk

 

 

Traktör

 
O yıllarda Bektaşlı’da 3-4 tane demirci vardı. Bunlar içinde en tecrübelisi ve beceriklisi komşumuz Hacı Usta idi. Hacı Usta’nın demirci dükkanı kış, yaz her zaman faaliyetine devam ederdi. Köyün demir işlerinin çoğunu o yapardı. Buna ek olarak bazen nalbantlıkta yapardı. Yaz boyunca çeşitli işlerde kullanılan atların, eşeklerin ve öküzlerin tırnaklarının kırılmaması için nallatılırdı. Atı ve eşeği nallarken bir kişi hayvanı yularından tutar, başka bir kişinin yardımı ile hayvanın nallanacağı ayağını tutup yukarı büker ,özel bir bıçakla ayağının altını hafif yontarak temizledikten sonra nalı yerleştirir ve çivilerini çakardı.             Öküz nallaması daha zordu. Öküzün dört ayağına sicim bağlanır. Birkaç kişinin yardımı ile yere  yatırılır.Bağlı sicim,orta yerinden kağnı tekerine geçirilir.Öküz yan üstü yatarken ayakları yukarıda kalır.Ayak tırnakları temizlendikten sonra nal çakılır. Ancak, öküzlerin ayaklarındaki tırnaklar çift (çift tırnaklı) olduğu için her ayağa iki parça nal çakılır.

Nadas yapılırken sabah erkenden tarlaya gidilir, öküzler karasabana koşulur ve ikindiye kadar tarla sürüldükten sonra bırakılırdı. Bir kişi öküzleri o gece otlatmak için tarlaya yakın bir mevkiye götürür. Sabaha kadar öküzlerin yanında bulunur. Öküzler karınlarını doyurup dinlenmeye geçinceye kadar uyumamaya çalışırdı. Öküzler doyup yattıktan sonra altına maşlah denilen, genellikle yünden dokunan kolsuz, çobanların yazıda ( açık arazide) yatmak için giydiği paltoya benzer giyim eşyasını veya benzeri bir örtüyü yere serip üzerine yatarak bir miktar uyuyabilirdi. Buna mal yanında yatmak denirdi. Mal yanında yatan kişi sabah erkenden öküzleri tarlaya getirir. Köyden gelenlerle birlikte öküzler çifte (karasabana) koşulur, çift sürmeye başlanırdı. Çift sürerken tarlanın bitiş noktasına varılınca geri dönülür, gidişin ters yönünde gelinir. Bitiş yerine dönümbaşı denir. Buradan  geri döndürmek için dur heyş diye bağırarak öküzlere emir verilir.
Köyden gelenler sabah, öğle yiyeceklerini ve mal yanında yatacak olanın da akşam yiyeceğini (azık ) getirirlerdi.

“Kitabın yazarı 1948 yılı haziran ayında nadas yapılırken arasız 28 gün mal yanında yattığını hatırlamaktadır”.
Bu gün mal yanında yatarak nadas yapma işi anılarda kaldı. Çünkü artık bu iş traktörle gün boyunca yapılmaktadır.

 

Öküzlerle Çift Süren


Köyden Bir Anı: Köyde şamatacılığı ve kurnazlığı ile tanınan ve şalavurt lakabıyla anılan meşhur bir Ahmet Ağa vardı. O yıl nadas yapma zamanında ülkede çok sıkı bir mazot darlığı olmuştu. Ahmet Ağa’nın da aralarında bulunduğu traktör sahipleri mazot bulmak için çalmadık kapı bırakmamışlar ama nereye gittilerse elleri boş dönmüşlerdi.

Öteki mahallede bulunan Osman Ağa, darlık başlamadan çok önce kendi tarlasını nadas yaptırtmak için  dört teneke mazot almış ve evinin bir köşesinde saklıyormuş. Baştan belirttiğim gibi kurnazlığı ile meşhur Ahmet Ağa her nasılsa bu mazotun kokusunu almış olmalı ki.. birgün Osman Ağa’nın kapısını çalmış. Gayet güler yüz ve tatlı dille: “Osman Ağa sende mazıt (Ahmet Ağa mazıt der) varmış. Bizim traktör boş duruyor, mazıt bulamıyoruz. Sendeki mazıtı benim traktöre doldurup senin tarlayı sürelim (nadas yapalım) demiş. Osman Ağa Ahmet Ağa’nın huyunu azçok bildiğiden, önce endişelenmiş ve duraksamış. Fakat Ahmet Ağa’nın yeminlerle karışık ısrarına dayanamamış ve kabul etmiş. Mazotu traktörün deposuna doldurmuşlar ve Osman Ağa’yı da yanlarına alıp köyün yakınındaki tarlaya varmışlar. Traktörü kullanan şöfor de tam Ahmet Ağa cinsindenmiş. Huy bakımından sanki Ahmet Ağa’nın gençliği.

Ahmet Ağa ile şöforü kendi aralarında gizlice anlaşarak tarlayı sürmeye başladıktan birkaç dakika sonra traktörü  durdurup pulluk takımı ile oynamaya başlamışlar. Sözde bozulan bir yerini onarmaya çalışıyor görüntüsü vererek, Vah!.. Tuh!.. şimdi ne olacak sözleri ile üzüntülerini belirtiyorlarmış. Tarlanın öbür ucunda oturan Osman Ağa bunların vah, tuh’larını duyunca yanlarına gelmiş, ne olduğunu öğrenmek istemiş. Bunun üzerine Ahmet Ağa: ”görmüyor musun Osman Ağa? Traktör arıza yaptı, onarmaya çalışıyoruz. Ama ne çare, bunu ancak Fakılı’da yaptırabiliriz” demiş. Traktörün arızasından anlamadığı gibi dalavereden de anlamayan Osman Ağa bu söze inanmaktan başka bir  şey yapamamış ve dönüp köye gelmişler. Osman Ağa’yı evine bıraktıktan sonra: ”sen bizi bekle Fakılı’da arızayı yaptırıp hemen geri geliriz“ diye güvence verdikten sonra, Ahmet Ağa şöfor’e hitaben “sür oğlum Fakılı’ya“ demiş ve sürüp gitmişler. Gidiş o gidiş, Osman Ağa saatlerce beklemiş, akşam yaklaşmış ama ne gelen,  ne de Ahmet Ağa’yı gören olmuş.

Osman Ağa, aceba Ahmet Ağa’nın başına bir iş mi geldi diye meraklanmaya başlamış. Ertesi gün köyün içinde Ahmet Ağa’nın akıbetini soruştururken acı gerçeği öğrenmiş. Meğer Ahmet Ağa, traktörün aslı olmayan arızasını onartmaya değil, Ösman Ağa’nın mazotu ile kendi tarlasını nadas yapmaya gitmiş.

Bir Not: Köylerde genel olarak ağa sözcüğü yaşça büyük olanlarla varlıklı ve hatırlı kişiler için (Ahmet Ağa hariç)  kullanılır. Ayrıca, köydeki çocukların büyük çoğunluğu o yıllarda babalarına Ağa diye hitap ederlerdi.

 
Ekin Ekme
Genellikle buğday ekmeye ekin ekme denir. Mayıs-Haziran aylarında nadas yapılmış olan tarlalara ekim ayında buğday ekilir.Eğer tarla kesekli ise atılan tohumun her yere dengeli dağılması için iri kesekler kazma ile kırılır. Çiftçi, buğday tohumunu  önünde bağlı olan önlüğe doldurur, belli aralıklarla yürüyerek iki adımda bir avuç tarlaya elle serper. Sonra tarla karasabanla sürülerek buğday taneleri toprağa karışır. Daha sonra tapan denilen kalın ve yassıltılmış, kol takılmış bir ağaç, öküzlere boyundurukla bağlanarak tarlada sürüklenir ve  sürülmüş toprak  düzeltilir. Bu işleme tarla tapanlama denir. Böylece buğday tanelerinin üstü tamamen örtülmüş olur. Toprak üstünde kalan taneler ise sürüler halinde dolaşan sığırcık ve tarla kuşlarınca toplanır. 

Tapan


Mipzer

Günümüzde tohumun tarlaya serpilmesi mipzer (ekek) denilen tarım araçları ile yapılmaktadır.Eğer ekim mibzerle yapılacaksa ,tohum ekilmeden önce tarlanın keseklerinin kırılması için Diskaro ( köylüler ızgara der) çekilir.

Diskaro
Ekin Biçme

İç Anadolu’da ekinler genel olarak temmuz ayının ortasından sonra olgunlaşır. Bu tarihten itibaren bütün köylüler ekinlerini tırpanla biçmeye başlarlar.15-20 gün kadar süren bu döneme ırgatlık,yapılan işe de  ırgatlık işleme denir.Çoğu zaman herkes kendi ekinini biçmekle beraber, ekini çok olanlar zaman zaman ücret karşılığı yanlarına aldıkları kişilerle birlikte biçer.Bu kişilere ırgat denir. Irgatlık işleme çiftçinin en zor işlerinden biridir. Orak makinesi ve biçer döver gibi araçların olmadığı yıllarda ekinler tırpanla biçilirdi. Bazı bölgelerde tırpan yerine daha küçük olan orak kullanılır. Yağmursuzluktan yeteri kadar büyümeyen buğdaylarla, arpa veya mercimek gibi ürünler elle yolunur. Bunları yolarken kalıç adı verilen ve orağa benzeyen küçük bir araç kulanılır.Kalıç, ürünün saplarını kesmez ama yolmayı kolaylaştırır.

Olgunlaşmış  ekin tarlası


Tırpan


Kalıç  - Orak 
                        

Irgatlık işleme işini ailenin yetişkin erkekleri birlikte yürütür. Ekinin (ekin yetişmiş tarlanın ) bir başından sıra ile biçmeye başlarlar. Sona varınca tekrar başa dönerler. Sol ayak bileklerine özel bir ot demetini iple bağlıyarak takarlar, buna töngü denir. Töngü, tırpanla kesilen buğday saplarının dağılmasını önleyerek deste olmasını sağlar.Bu tür ekin biçmeye bacak denir. Yeteri büyüklükte oluşan desteler ayaktan bırakılır ve ekin biçildikçe sıra, sıra  dizilir. Başka biri de bu desteleri toplar, buğday başakları iç tarafa gelecek şekilde yığın yapar. Sap Kağnısı ile taşınırken destenin kolayca alınabilmesi için yığının bir tarafı açık bırakılır ve bozuk destelerle kapatılır. Buraya yığının göbeği denir.

Tırpanla biçmenin bir başka şekli de Çalgara dır.Bu biçme şeklinde töngü kullanılmaz.Biçen kişi resimde görüldüğü gibi tırpanı yerde sürükleyerek kestiği ekin veya ot saplarını sıra ile bırakır.Genellikle ot ve çayırlar bu şekilde biçilir.Aşağıdaki resimde çalgara ile ekin biçen adamla , biçilen ekini toplamaya çalışan kadın görülmektedir.


Ekin biçen adam


resim gelecek
Yığın


Töngü

Tırmık

 
Ekin biçilip desteler toplandıktan sonra yere dökülmüş olan sapları toplamak için tırmık kullanılır. Tırmık; iki metreye yakın uzunluğu olan bir tahtanın kenar kısmına,ağaçtan yapılmış, tarağa benzer dişler takılı ve uzunca sapı olan bir araçtır.”Ancak,yukardaki resimde görülen tırmık madenden yapılmıştır aslında bahçe tırmığıdır. Buğday tarlasında kullanılmaz” Bir kişi bunu uzun sapından tutup yerde sürükler. Yere batan dişler dökülmüş buğday saplarını toplar. Bu işleme tırmık çekme denir. Bu çalışmalar çok yorucu olmasına rağmen iş bitip akşamüzeri gidişte olduğu gibi eşekler üzerinde köye dönerlerken insanların neşelerini koruduğunu görebilirsiniz.

Ekin biçmeye gidenler sabahleyin tarlaya varınca tarla sahibinin evden getirdiği yoğurt, pekmez, yumurtadan yapılan kaygana (omlet), omaç, peynir ve benzeri hazır yiyeceklerle kuvvetli bir kahvaltı yaparlar. Öğle yemeği ise genellikle bulgur pilavı,  yanında yoğurt, kuru üzüm hoşafı, yeşil soğan ve benzeri şeyler olmak üzere evde hazırlanır. Özel kapları ile eşek üzerine konan heybenin gözlerine yerleştirilir.  Bir kişi eşeğe biner ve tarlaya getirir. Bu yemeğe azık denir. Azık getirme  işini genellik çocuklarla tarlada çalışamayan yaşlılar yapar. Tarladan döndükten sonra  akşam yemeğini de ekin sahibinin evinde  yerler. Akşam sofra başına oturulduğunda çok yorucu ve ağır bir işi bitirmiş olmanın keyfi yaşanır.

 
Ekin Ayağı Alma
Irgatlık işinin sonunda, son tarlayı biçerek bitirme işine ekin ayağı alma denir. Ekin ayağı alındığı günün akşamı ırgatlara diğer günlerden farklı olarak özel yemekler verilir. Bu yemekte mutlaka baklava olması beklenir. Son tarlada tırpanları sallarken ırgatların akıllarında akşam yemekte neler olduğu ve baklava olup olmadığı düşüncesi olur.


Bir Anı: Tepeyol denen mevkide ekinimiz biçiliyordu. Abidin ve Aşır adlı kişiler ırgadımızdı.  Büyük ağabeyim Hasan ırgatlarla beraber ekin biçiyor, küçük ağabeyim Kemal yığın yığıyor, babam da tırmık çekiyordu. Ben de azık getirmek için evde kalmıştım. Yemekler hazırlandı, kapalı kaplarla eşeğin üzerindeki heybeye yerleştirildi. Eşeğe binip tahmini olarak 4 km uzaklıktaki tarlaya vardım. Babam heybedeki yiyecekleri indirdi ve sofrayı hazırladı. Irgatlar çalışmayı bırakıp sofraya oturdular. İştahla yemeklere bakıyorlardı. Ama kötü bir sürprizle karşılaştılar.

Heybedeki yiyecekler boşaltılınca sofradan kaşıklar  çıkmadı. Evdekiler kaşıkları sofraya koymayı unutmuşlar.  Bulgur pilavı ile birlikte yenecek kuru siyah üzüm hoşafı ve yoğurt vardı. Bunlar için kaşık gerekiyordu. Kaşık olmayınca  iyice moralleri bozulan ve yemeğe başlamayan Irgatlar sofra başından kalkarak tekrar çalışmaya başladılar. Beni de kaşıkları getirmek için  acele köye gönderdiler. Eşeğe binip yola çıktım. Yolda Yusuf Onbaşı’nın Nuri''ye rastladım. Bizim tarlanın yanından geçerken ırgatların tarladaki çalışmalarını gördüğünü söyleyerek, benim niçin köye gittiğimi sordu. Kaşıkların unutulduğunu ve onu almak için gittiğimi söyledim. Sesinin  güzel olması yanında şairlik yeteneği de olan Nuri hemen elini kulağına koydu ve şu türküyü söyledi:

“Abidin''in burnu kavala dönmüş,
Aşır''ın bacağı şavala dönmüş,
Kemal''in kafası gevene dönmüş ,
Hepisi de kaşık diye çağrışır.”  


Abidin uzun boylu ve iri burunlu, Aşır da uzun boylu ve ince bacaklı idi. Ağabeyim Kemal''in de başı açık, saçlar karışmış geven denilen ota benzemişti. Nuri türküsünde bunların durumunu dramatize etmişti.
Kemal ağabeyim hariç diğerleri bu dünyadan göçüp gittiler. Allah rahmet etsin.


Sap Çekme
Ekinler biçilip yığın haline getirildikten sonra, sıra bu yığınları köyün yanındaki harman yerine taşımaya gelir ve bunun için sap kağnıları hazırlanır. Sap kağnısı yapmak  için normal kağnının üzerine kol kalınlığında uzun ağaçlarla üçgen şeklinde geniş bir çatı (çatıtma) kurulur. Bu şekli almış kağnıya sap kağnısı denir. Tarladaki yığınlar anadut denen üç parmaklı ve uzun saplı bir araçla deste deste alınarak sap kağnısına konur. Üst kısmına da sıra ile dizilerek yüksek doldurulmuş bir kamyona benzer. Bu işleme kağnı vurma denir. Herkes güzel kağnı vuramaz. Onun için iyi kağnı vuranlar bununla övünürler.


Düzensin vurulmuş  sap Kağnısı

 

Kağnı

 

Anadut

 
Kağnılara genellikle öküz koşulmakla beraber nadiren manda koşanlar da olur. Vurulmuş kağnının üzerinde oturmaya elverişli yer kalmaz ve kağnı sahibi kağnının üzerinde oturamaz. Öküzlerin yolun düzgün yerinden gitmesini sağlamak için  tarladan harman yerine kadar, kağnının yanında yaya yürümek zorunda kalır.Tarlada kağnı vurulduktan sonra; “hava sıcak, yollar tozlu, alınlar terli” zor bir yolculuk başlar.Bu yolculuk köyün yanındaki harman yerinde son bulur.                                                                                    

             

Sabındırık


Kağnının tekeri dingilsiz olup mazı ile birlikte döndüğü için hem öküzler zorlanır hem de sürtünmeden dolayı mazı ısınır ve yanık kokusu çıkmaya başlar. Bunu önlemek için, resimde görüldüğü gibi içi boşaltılmış manda boynuzundan yapılan sabındırık denen bir araçtan yararlanılır. Bunun içine yoğurt ve yumurta akı konur. Çatının bir ucunda asılı durur. Bir çubuk ucuna takılmış bez parçası sabındırığa batırılır, mazının sürtünen kısmına sürülerek (yağlanarak) yanma önlenir. Sürtünmenin etkisi ile kağnı yolda ilerledikçe  değişik ve renkli sesler çıkarır. Bu sese  cazılama denir. İyi cazılayan kağnı sahibi bundan keyf alır ve övünür. Günler,  bazen haftalar süren bu  çalışmalar sonucunda ekin sapları harman yerine taşınmış olur.

Sap çekerken yolların engebeli olması kağnının devrilmesine sebep olabilir. Onun için yukarıda belirtildiği gibi kağnıyı süren kişi öküzlerin, yolun düz tarafından gitmesini sağlamaya çalışır. Kağnı iki tekerlekli ve üzerindeki yük geniş olduğundan ufak bir sarsıntıdan sağa veya sola devrilebilir. Kağnı devrildiği zaman yere dökülen ekinin bir kısmı telef olduğu gibi, çatıtmanın da bazı kısımları kırılabilir. Ayrıca, öküzlerinde zarar görebileceği dikkate alındığında kağnı devrilmesinin çiftçi için üzücü ve yorucu bir olay olduğu anlaşılır. Kağnı devrilmesi çiftçinin gözünde öyle bütülmüş ki herhangi birine beddua etmek için kağnısının devrilmesini dilerlermiş. 

Bir Örnek: Köyde  Sülüğün Bekir ve Topal Şekir (Şakir Hoca) adında iki adam varmış. Zamanında bazı kişileri her nedense kızdırmış olmalılar ki köylüler bunlara beddua ederken şu tekerlemeyi söylerlermiş:

“Hekürün,hükürün, Kağnısı devrilsin Topal Şekirin
Evi başına yıkılsın Sülüğün Bekirin”

Bu tekerleme köyde yaşlılar tarafından söylenirdi.

Eğer sap, at arabası ile çekilecekse arabanın kasası çıkartılır, şase üzerine kare şeklinde bir çatı kurulur. Buna da sap arabası denir. Araba dört tekerlekli olduğu için devrilme olasılığı kağnıya göre daha azdır.

Sap arabası kullananlar kağnı kullananlar  gibi yaya  yürümezler.Arabadaki sapın üzerine oturarak koşumun dizgini (terbiye )ile atları yönlendirirler.

Sap çekme işi dışında,  at arabası kulanılırken bazı üzücü olaylar olabilmektedir. En önemlisi arabayı çeken atların parlamasıdır. Atların boynuna ve başına takılarak arabaya bağlanmasını sağlayan koşum, arabayı çekmeye yarar. Atın, arkasındaki arabayı görmemesi için koşumun başlık kısmında göz hizasında  yaprak gibi küçük bir parça vardır. Bu parça olmazsa at arkasından gelen arabayı görür ve korkup kaçar. Kaçtıkça araba hızlanır sıçrar ve ata çarpabilir. Kaçış daha da hızlanırsa dengesini kaybedip yoldan dışarı fırlayacağı gibi bir yerlere çarparak da büyük bir kazaya sebep olabilir. Buna at parladı denir ve sonuçta kırılma dökülme olur. Bazen de arabadaki insanların yaralanmasına hatta  ölümüne ve atların sakatlanmasına sebep olabilir.

Bir Anı: 1940’lı yıllardan birinde köyden birkaç kişi, işleri için at arabası ile Boğazlıyan’a gitmişler. Dönüşte Bahariye (Cavlak) hamamı yakınından geçerken yolun karşı tarafından gelen kamyondan ürken atlar parlamış. Dizgini ya da terbiyeyi (atın ağzındaki geme bağlı olan ve atı yönlendirmeye yarıyan uzun kayış) ne kadar çektilerse de atları durduramamışlar. Arabadan yol kenarına atlayıp kurtulmaya çalışmışlar. Arabadakilerden yengemin kardeşi olan 18 yaşındaki İsmail Erciyes  atlamak isterken dengesini kaybedip şose yoluna başının üzerine düşerek ölmüştü. Bu ölüm, köyde, yakınlarında ve özellikle bizim evde büyük bir üzüntü yaratmıştı.

Ekin biçme ve bunu izleyen sap çekme işi ortalama , dört-beş hafta kadar sürer. Sapların tamamı köyün hemen yakınındaki harman yerine taşınır ve harman yapılır. Harmanın güzel gözükmesi ve düven sürmeye elverişli hale getirilmesi için koni şeklinde düzeltilir. Bu çalışmaya mahalli adı ile harman sivritme denir. Tepeden aşağıya doğru genişleyen ve ortası biraz şişkin olan harmana göbekli harman denir. Bazen harman sahipleri harmanı güzel sivrilttikleri için övünürlerdi.                                                  


Patosla  Harman Sürme


Ekinler  biçilierek harman yerine taşındıktan sonra bir an önce buğday tanesini almak için son yıllarda patos kullanılmaya başlandı. Patos, harman yapılan sapları kesip ufalayarak taneyi samandan ayıran motorlu bir araçtır.Biçerdöverden temel farkı tarlada dolaşarak biçme  yeteneğinin olmayışıdır.Harmanın yanına yanaştırılan patosun ağzına dirgen veya anadutla deste deste sap verilir.Patos bunu kesip ufalar ,bir oluktan  buğday taneleri dışarı akar,diğer taraftan iri saman atılır.Bu saman çok iri olduğu için aşağıda belirtildiği gibi tekrar düvenle sürülerek hayvanların yemesine elverişli  haline  getirilir.

Günümüzde, biçerdöver kullanıldığı için buğday saplarının tırpanla biçilmesine ve harman yerine taşınmasına veya patos kullanılmasına gerek kalmamıştır.

Bir Fıkra: Harman sahiplerinden birisi, köyde önemli bir çiftçiliği olmayan çoğu zaman boş gezen bir kişiden  ücret (yüzpara) karşılığı harmanını sivriltmesini istemiş ve anlaşmışlar. O kişi dirgenini ve diğer araçlarını alarak çalışmaya başlamış ve işi bitirmiş ama  harman sahibi harmanın biçimini beğenmemiş. Şurası düzgün olmamış, burası eğri olmuş gibi kusurları söylemeye başlayınca, harmanı sivrilten kişi harman sahibine “senin yüzparana üstü kubbeli hamam mı yapacaktım?“ diye çıkışmış.

O zaman bir kuruş (kırk para), yarım kuruş ( yirmi para), dörttebir kuruş ( onpara ),iki buçuk kuruş (yüzpara) vardı.Yüzparaya bir yumurta ya da 40 sayfalık samanlı yazı defteri alınırdı.

Büyüklerimiz tarlada , bağda veya başka bir işte çalışırken yemekten sonra dinlenmek gerektiğini belirtme için,binkuruş (on lira)borcun varsa bile biraz uzan (yat) derlerdi.Bu söz o yıllarda  on liranın önemli miktarda bir para olduğunu belirtmektedir.


Ağabeyim Hasan Altıntaş ve çocukları düven sürerken (Ağustos-1953)

         

Düven Sürme
Ekinler tırpanla biçildikten sonra yukarda açıklandığı gibi tarlada yığın yapılır. Daha sonrada sap kağnısı ila harman yerine taşınarak harman yapılır. Harmanı sürmek için  yukarda anlatılan patos kulanımayacaksa sıra düven sürmeye gelir.Düven; ortalama birbuçuk iki metre uzunluğunda, ön tarafı kalkık, iki veya üç tahtanın yanyana getirilip,  iki kuşakla birbirine bağlanarak yapılan  80-90 cm. genişliğinde bir tarım aracıdır.Dövenin altına sıra sıra kesici çakmak taşları çakılmıştır.

Düven


Düvene bir kol ve boyunduruk takılır ve öküzler, bazen de özel takımları ile atlar koşulur. Atlar için boyunduruk kullanılmaz.Düvene binen kişi harmanın (sap yığınının) etrafına daire şeklinde dirgenle yayılan sapların üzerinde öküzler veya atlarla düveni  dolandırarak  kesilip ezilmesini sağlar. Bu işe düven sürme denir. Üst kısmı ezilen sapların dirgenle altı üstüne çevrilip karıştırılarak (aktarma denir) tamamının ezilip ufalanması sağlanır.                                                                                                                   


Dirgen

Düven sürerken sürücü, düvenin üzerinde bazen bir sandalyede oturur, bazen de ayakta durur. Düvenin ezip ufaladığı içi taneli samana malama denir. Harman büyükse malama kenara çekilerek bilezik (daire şeklinde toplanır) yapılır, yerine yeni saplar dağıtılır. Sapın tamamı ezilerek bilezik yapıldıktan sonra  tekrar parça parça bileziğin iç tarafına dağıtılarak yeniden sürülüp inceltilir . Sürme işi bitince toplanarak yığın yapılır. Bu yığına tığ veya tınaz denir.

Düven sürerken öküzlerin dışkısının malamaya dökülüp kirletmemesi için hayvanın arkasına tahtadan yapılmış yassı bir külek tutulur. Buna bok küleği denir. Hayvan dışkılayacağı zaman külek acilen yetiştirilir. Küleğe dolan dışkı her seferinde ayrı ayrı, ama topluca bir kenara dökülür. Kuruduktan sonra kaldırılarak kapalı bir yerde korunur. İhtiyaç olduğunda ocakta ve sobada tezek olarak yakılır. Atlar için böyle bir araç kullanılmaz, dışkılarından tezek olmadığı için alınmaz ve malamaya karışır.

Günümüzde yukarda belirtildiği gibi düven yerine daha çok patos kullanılmaktadır. Patos, harmana taşınmış ekin başaklarını ezip tanesini ayırdıktan sonra sap kısmını kaba şekilde bırakır. Bunu hayvanların yemesine elverişli saman haline getirmek  için tekrar düvenle  sürülür.


Tığ (Tınaz) savurma


Tığ  Savurma
Bütün saplar sürülüp tığ haline getirildikten sonra rüzgar beklenir. Rüzgar çıkınca tahtadan yapılmış, yaba denilen parmaklı bir araçla savrularak tane ile saman ayrılır. Samandan ayrılmış ve koni şeklinde toplanmış buğday yığınına çeç denir. Çeç eve taşınmadan önce istenirse daha temiz olması için çinar denilen eleme aracı ile elenir.Çerik veya şinikle ölçülür ve çuvallara doldurulur. Kağnıya yüklenerek eve taşınır. Çeçin yere dökülerek toprağa karışmış olan kısmı süprülür,kalburla elenir.Kesmik adı verilen saman irisine karışmış olan kısmı ise daha geniş delikli olan (gözerle) elenir.Bunlarda eve taşınır.Buğdayın tamamı eve taşındıktan sonra sıra saman yığınının (buna namlı denir) taşınmasına gelir.  Saman da, saman kağnısı (dört ucuna dikme dikilmiş çevresi çullarla veya tahta ile kapatılmış kağnı) ile samanlığa taşınır.Taşınan saman yabadan daha büyük olan Atkı ile samanlığın  arka bacasından içeriye atılır. Buna saman atma, atılan samanın yaba ile itilerek samanlığın her köşesine doldurulmasına da saman yosma denir. Böylece bu serüven de bitmiş olur.

resim gelecek
Saman Kağnısı           


Atkı


Yaba

Hak Dağıtma ve Aşar Vergisi  
1940 yıllarda, Hükümetçe görevlendirilmiş kolcu adı verilen kişiler rüzgarın olduğu ve tığların savrulduğu günlerde harmanların arasında dolaşırlardı..Bunlar tığ savrulup çeç çıkınca çecin her yanına üzerinde TC yazan, tahtadan yapılmış bir mühür basardı. Çeç’ten bir miktar alınacak olursa mühür bozulacağı için kimse almaya cesaret edemezdi. Biraz sonra muhtar başkanlığında ihtiyar heyeti ve hükümet temsilcisinden oluşan bir heyet gelir. Çeç sahibine, çeç’i beş eşit parçaya bölmesini söylerler.  Çeç sahibi bir kapla çeci beş eşit parçaya bölerdi. Heyet bu parçalardan herhangi birini şinik veya  çerik adı verilen hacim  ölçüsü araçlarından biri ile ölçerek aşar vergisi adıyla çuvallara doldurup götürürlerdi. Köylüler buna öşür derlerdi. Hudutları bekleyen orduyu beslemek amacı ile toplanan bu buğdaylardan bazı görevlilerin az da olsa zimmetine geçirdikleri  söylenirdi.

Harman sahipleri bazen buğdayın (çecin) bir kısmını kolcuya göstermeden  samanın altına saklamaya çalışır ve bazen başarılı olurlardı. Böylece kendi mallarından hırsızlık yaparlardı. O sırada komşulardan kolcunun geldiğini gören olursa çıkardığı sesler veya özel işaretlerle birbirine şifreli haber verirlerdi.

Hükümet hakkını aldıktan sonra da çeçin başı boş kalmaz, harmanlar arasında dolaşan sığır çobanı, dana çobanı, koyun çobanı, güden çobanı, bağ bekçisi, bostan bekçisi, ekin bekçisi, köy bekçisi, köy imamı, köy berberi ve daha niceleri yıllık ücretlerini hak adıyla önceden kararlaştırılmış miktar üzerinden buğday olarak alırlardı. Tabii dilenciler de bu fırsatı kaçırmazlar harmanlar arasında dolaşarak buğday (sadaka) toplarlardı.

Muhtarın ücreti köy bütçesinde belirtilen ve hane başına düşen miktarda para olarak ödenirdi. Bununla birlikte mutarlık’ın diğer masraflarını da karşılamak için köylüden toplanan bu paraya salma denirdi.Salma, her aileden ekonomik durumuna göre alınırdı. Bazen salma salarken adaletsizlik yapıldığı şikayetleri olurdu.                              


Bir Anı:  Bektaşlı’nın yakınında bulunan ve insanlarına lakap takmaları ile tanınmış olan Çokumağıl köyünde kolculuk yapan iki kişiden yaşlı ve gözleri az görene “kör öküz”, genç olanına da “Tor (acemi) tosun” lakabı takmışlar. Tığ savrulup çeç ortaya çıkınca kolcunun yaklaştığını gören komşu “hey kolcu geliyor” demesi gerekirken “hey! tor tosun geliyor” veya “kör öküz geliyor” diye seslenerek çeç sahibini uyarırlar ve buğdaydan biraz kaçırıyorsa yakalanmasını önlerlermiş.

Günümüzde ekinler biçerdöverle biçildiği için yukarda anlatılan çalışmaların çoğuna gerek kalmamıştır. Çünkü buğday taneleri tarlada iken saplarından ayrılıp biçerdöverin ambarına dolmakta,Oradan da doğrudan çuvallara doldurularak, ya da biçer döverin ambarında eve taşınmaktadır.Gerek görülürse biçerdöverin tarlada bıraktığı saman harman yerine taşınır.Çok iri ve hayvanların yemelerine elverişli olmadığı için tekrar dövenle sürülerek ufaltılıp yumuşatılır. .Böylece ekinlerin biçilmesi,tarladan harman yerine taşınması ve düvenle sürülüp tınaz yapıldıktan sonra savrularak taneden ayrılması gibi haftalarca çalışma gerektiren işlemlere gerek duyulmadan   ve fazla yorulmadan kısa zamanda bitirilir.


Biçerdöver